HAZAL BAYDUR – Her yılın ilk sabahı, edebiyat cephesinde sessiz sedasız ama geri dönüşü olmayan bir eşik aşılır. Yüzlerce eser telif korumasını kaybeder ve kamu malı hâline gelir. Hukuk için bu, takvimde işaretlenmiş bir sürenin dolmasıdır. Edebiyat içinse bir metnin kime ait olduğu, nasıl dolaşıma gireceği ve kim tarafından korunacağı sorularını yeniden gündeme getiren bir kırılma anı. Telif davaları ve edebiyat dünyasındaki hak tartışmaları edebiyatın en ciddi ve en can alıcı sorularından birine işaret eder: Bir metnin gerçekten yaşayabilmesi için bir noktada sahibinden vazgeçmesi mi gerekir? Teoride cevap nettir. Telif düştüğünde kültür özgürleşir. Bilgi dolaşıma girer, edebiyat aristokrat salonlardan çıkar, sokağa karışır. Pratikteyse bu an, özgürleşmeden çok bir kontrol kaybı hissi yaratır. Çünkü telifin kalkması, eserin başına ne geleceğini garanti altına almaz; aksine eserleri çoğu zaman piyasanın reflekslerine teslim eder.
Türkiye’de yürürlükte olan Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, Kıta Avrupası’nda da kullanılan Bern Sözleşmesi’ne dayanıyor. Eser, sahibinin yaşamı ve ölümünden itibaren 70 yıl boyunca koruma altında yani. Bu süre dolduğunda kilit açılıyor ve artık varis izni gerekmiyor. Eserin kaç baskı yaptığı, ne kadar sattığı, ilk ne zaman yayımlandığı veya kültürel etkisi önemsiz. Takvimler yazarı toprağa verdiğimiz gün işlemeye başlıyor. Ancak bazı ülkelerde, örneğin Amerika’da tablo uzun süre farklıydı. 2002 yılına kadar telif hesabı daha çok eser odaklıydı. Kitabın yayınlanma tarihi artı 95 yıl. Yani orada ölüm yıldönümleri değil, raf ömrü sayılırdı. Bugün 2002’den önce yazılmış kitaplar için hâlâ bu eski kuralı geçerli sayıyorlar.
AYTMATOV KRİZİ
İşte bu takvim ve sistem farkı, 2019’da Türkiye’de ibretlik bir telif krizine yol açmıştı. Cengiz Aytmatov etrafında yaşananlar, basit bir yayınevi değişikliği değil, yayıncılık etiğinin hukuk boşluklarında nasıl can verdiğinin açık bir resmiydi. Bir yanda Aytmatov’un ailesinden telif haklarını alan bir yayıncı, öte yanda da Aytmatov’un eserlerinin Sovyetler Birliği döneminde yazılmış olmasını ve Türkiye’nin o tarihlerdeki uluslararası imza statüsünü gerekçe göstererek bu metinlerin aslında Türkiye’de koruma altında olmadığını, fiilen kamu malı sayılması gerektiğini iddia eden başka bir yayıncı vardı. Başka bir deyişle müktesep hak kavramının arkasına sığınılarak, modern edebiyatın dev ismine sırf telif ödememek uğruna telifi düşmüş yazar statüsü verilmeye çalışıldı. Yargının da emin olamadığı bir zamanlama krizi gibi duruyor bu durum zira kitaplar hâlen piyasada hem telifli yayıncısı hem de telifsiz yayıncısı tarafından basılmaya devam ediyor.
Neyse ki Amerika da dâhil olmak üzere pek çok ülke artık yazarı merkeze alan sisteme geçmiş durumda. Ölüm artı 70 yıl hesabı küresel ölçekte neredeyse ortak bir zaman birimi hâline geliyor. Kültürün korunması ile dolaşıma girmesi arasındaki dengenin nerede kurulacağına dair kolektif bir mutabakata varıyoruz. Metnin sonsuza dek kilit altında tutulamayacağı ama tamamen sahipsiz de bırakılamayacağı fikri şekilleniyor.
SIRADA KİMLER VAR?
1 Ocak 2026 itibarıyla yani 1955’te hayatını kaybeden yazarların telif süresi dolduğunda, Türkiye yayıncılığı yerli edebiyattan çok çeviri ve kurgu dışı eserlerin sert bir rekabetine sahne olacak. Listenin en ağır isimleri kuşkusuz Thomas Mann, Dale Carnegie, José Ortega y Gasset ve Albert Einstein.
SABAHATTİN ALİ HADİSESİ
Ne var ki telifin düşmesi etrafındaki tartışmalarda göz ardı edilen bir gerçek var. Etik yayıncılık reflekslerinin zayıf olduğu ülkelerde kamu malı statüsü kaliteyi değil, hızı teşvik eder. Türkiye’de telifsizleşme çoğu zaman nitelik değil, kalite erozyonu üretir. Ancak çözüm telifi sonsuz kılmak değildir. Öte yandan bu hafızanın nasıl travmatize edildiğini net bir şekilde Sabahattin Ali olayında gördük tıpkı İleri’nin söylediği gibi. 1 Ocak 2019’da telif düştüğünde “Kürk Mantolu Madonna”, “İçimizdeki Şeytan” ve “Kuyucaklı Yusuf” bir anda piyasanın en hızlı üretilen ve tüketilen nesnelerine dönüştü. Yazarın kızı Filiz Ali’nin o dönemki itirazı sadece duygusal değil, politikti de. Sabahattin Ali’nin eserleri 1948-1965 yılları arasında zaten yasaklıydı. Yazar faili meçhul bir cinayete kurban gitmişti ve kayıtlardaki ölüm tarihinde bile bir kesinlik yoktu. Hâliyle bu metinler o “yetmiş yıl” boyunca fiilen ve özgürce dolaşıma girememiş, eserin yaşam hakkı elinden alınmıştı. Sabahattin Ali’nin kitaplarının başına gelenler, bir erişim şöleninden ziyade bir özensizlik yarışıydı sanki. İçerikle ilgisi olmayan kapak görselleri, editör yüzü görmemiş metinler, sayfaları dağılan kalitesiz baskılar… “Kürk Mantolu Madonna” telifi düşmeden önce YKY’de zaten 94 baskı görmüştü. Okurların kitaba ilgisi muazzamdı. Ancak telif düşünce piyasaya sürülen onlarca yeni baskı bu ilgiyi sömürme telaşını yansıtıyordu.
Yazı, Milliyet Sanat’ın Ocak ayı sayısından derlenmiş ve alıntılanmıştır. Tamamını dergide okuyabilirsiniz.
