Çamurla tanıştı, avukatlığı bıraktı! 40’tan sonra kariyer değiştirdi: ‘Hayat bazı işaretler gönderiyor’

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Betül Topaklı / Milliyet.com.tr – Hande Kaplan, 1982 yılında Sivas’ta doğdu. Annesi hemşire, babası ziraat teknikeri olan Hande’nin, 7 yaşından sonra çocukluk ve gençliğinin büyük bir bölümü Antalya’da geçti. Sorumluluk sahibi, kendi alanı olan bir çocuktu. Dışarıda oynamayı da evde vakit geçirmeyi de severdi. Kitap okumak, müzik dinlemek, şarkı söylemek, resim ve yemek yapmak hatta evi düzenlemekten bile büyük keyif alırdı. Nereye giderse gitsin kitap, defter ve kalemlerimin olduğu çantasını da yanında götürürdü. Hande’nin doğaya olan ilgisi de çok küçük yaşlarda başladı. Şanslıydı, anne ve babası da bu merakını hep destekledi. Babası eve getirdiği ansiklopedileri okurdu. Hande, ansiklopedilerin evde süs için bulunmadığını onu izleyerek öğrendi. Babası arılar üzerine çalışırken o da bitkileri merak eder, çizer ve altlarına bilgilerini yazarak duvar posteri yapardı. Annesinin hayata bakışı, yetenekleri ve her şeyi dengeli kullanma hâli de Hande’ye bambaşka bir yönünü fark ettirirken, kendisinden üç yaş küçük erkek kardeşinden oldukça farklıydı. Kardeşi daha garanticiyken, Hande hayal kuran ve hayallerinin peşinden giden biriydi. Hande’nin lise yıllarının tamamı psikoloji okuma hayaliyle geçti. Ancak sınavdan sonra ani bir kararla hukuk fakültesine girdi. Hande o günleri şöyle anlatıyor:

“Üniversiteye kadar olan eğitim hayatımda hep çalışkan ve sorumluluk sahibi bir öğrenciydim. Psikoloji okumak istiyordum ancak sınavdan sonra aldığım ani bir kararla hukuk fakültesine girdim. Sanat ise hiçbir zaman hayatımdan çıkmadı. 2000 yılında hukuk fakültesini kazanmamla birlikte İstanbul’a taşındığımda soluğu hep sanat kitaplarıyla buluşabileceğim kitabevlerinde alırdım. Hatta kurduğum “Haelka – Cömert Ruh” markasının tohumu da o yıllarda okuduğum kitaplardan birinde atıldı. 2004 yılında hukuk fakültesinden mezun oldum ve uzun yıllar avukatlık yaptım. Mesleğimi gerçekten sevdim. Her iki taraftan bakabilmeyi, uzlaşmayı, çatışmaların psikolojik yönlerini anlamayı, çok okumayı ve düşüncemi doğru cümlelerle ifade etmeyi hukukla öğrendim.”

‘HAYATIMDA BAŞKA NE OLABİLİR?’ SORUSU HAYATINI DEĞİŞTİRDİ

Ancak Hande’nin içinde hep “Hayatımda başka ne olabilir?” sorusu vardı. Bu sözleriyle aslında yaşamındaki değişimi kendisine çekmişti. Birkaç yıl önce de porselenin hayatına girmesiyle birlikte avukatlığı fiilen bırakmaya başladı. Peki avukatlıktan porselen tasarımcılığına geçişi nasıl oldu? Pandeminin pek çok kişi gibi kendi hayatını da zorlaştırdığını söyleyen Hande, “Biri altı, diğeri iki yaşında olan çocuklarımla avukatlık yapmak kolay değildi. “İçimde sürekli ‘başka bir şey yapmalıyım ama ne?’ sorusu vardı. Bunca emek ve bilgiyle ne yapacaktım? En büyük hayalim, çocuklarımın büyüme sürecinde onlara destek olurken sürdürebileceğim bir iş bulmaktı. Evde kapalı kaldığımız o dönemde çocuklar uyuduğunda online eğitimler almaya başladım. Kızımın online sanat okulunun akşam yetişkin atölyelerine katıldım. Masal anlatıcılığı eğitimi aldım, semboller üzerine çalıştım. Okullar açıldığında ise çamurla tanıştım. Önce seramik tekniklerini, ardından limoges porseleni öğrenmek için büyük bir çaba gösterdim. Çamurla ve renk pigmentleriyle karışımlar yaparak, en kıymetlisi de her birine özel hikâyeler yazarak kendi tasarımlarımı oluşturmaya başladım” dedi.

‘MİNİCİK BİR NOKTA BİR BAŞLANGIÇTIR’ SÖZÜNDEN İLHAM ALDI

Hande’nin çocuk kitaplarına hayranlığı porselene de yansıdı. Peter H. Reynolds’un “Minicik bir nokta bir başlangıçtır” sözü ilk serisine ilham verdi ve zamanla mitoloji, semboller ve doğanın mucizevi yönleriyle kaynaştı. Böylece noktalı, benekli tasarımlar Hande için bereket tanelerine dönüştü. Noktayla başlayan serilerin devamı, bereketin sembolü” Demeter”, yolların koruyucusu “Belen” gibi tanrıça isimleriyle geldi. Ardından doğadan, kitaplardan ve sanattan ilham alan pek çok sembolü porselenlerin üzerine işledi. Hukuk okumanın kazandırdığı araştırma ve yazma becerisi de dâhil olmak üzere öğrendiği her şey Hande’nin yaptığı ürünlerin içine aktı. Her bir parça bir hikâye anlatıcısına dönüştü. Ürünlerine anlam kartları tasarladığını aktaran Hande, “Çoğu hâlâ el yazısıyla ve o ürüne özel olarak sahibine ulaşıyor. O anlar benim için paha biçilemez. Bir ürünü şekillendirirken niyet ettiğim şeyin, tam da ona ihtiyaç duyan kişiyle buluştuğunu çok net hissediyorum. Bazen müşterilerim kararsız kaldığında onlardan ürünü ellerine alıp dokunmalarını, her detayını hissetmelerini rica ediyorum” diyerek o an, gerçekten şahane bir buluşmaya tanıklık etmenin mutluluğunu yaşadığını söyledi.

“23 yılımı geçirdiğim, hayatımın en önemli dönüm noktalarını yaşadığım İstanbul’dan ayrılmak çok zordu. Ancak pandemide öğrendiğim en önemli şey şuydu: Belirsizliğe kendini bırakırsan, hayatın sürprizlerine de kapı aralayabiliyorsun. İstanbul’u tamamen bırakmış sayılmam. Eşim hafta içi İstanbul’da, hafta sonları Antalya’da bizimle. Açıkçası en çok dostlarımı ve sanat etkinliklerini özlüyorum. Belki bir gün hayat bizi yeniden oraya götürür. Eskiden ne olacağını bilmezsem boğulacak gibi olurdum, şimdi belirsizliğin tatlı tarafını görebiliyorum. Zorlandığım bir başka süreç ise porselenle tanıştıktan sonra mükemmeliyetçiliği bırakmayı öğrenmek oldu. Porselen yüksek ısıda piştiği için ürünün kalıptan çıktığı hâliyle fırından çıkması kolay olmaz. Başlarda “hatalı” diye ayırdığım pek çok ürün oldu. Sonra “mükemmel” formu yakaladım ama bu kez bana ruhunu yitirmiş gibi geldiler.”

‘HER HÂLİMLE KENDİMİ KABUL ETMEYİ SEVDİM’

“Fırına koyduğum ürünlerin farklı formlarda çıkmasının beni asıl heyecanlandıran şey olduğunu fark ettim” diyen Hande, “Her hâlimle kendimi kabul etmeyi, kimseden onay beklemeden bu hâllerle görünür olmayı ve sonunda bunun insanlara da iyi geldiğini görmeyi sevdim. Atölyemde misafirlerime bu ürünlerle ikramda bulundum ve özgürleşmiş hissettim. Ürünlerin çoğu da satın alındı. O an anladım ki hepimizin ihtiyacı tam da bu: Her hâlimizle kabul görmek. Bir kadın olarak önce kendimizi ne kadar hırpaladığımızı ve bir ürün üzerinden kendimize her hâlimizle kucak açmanın ne kadar şifalı olduğunu her buluşmada yeniden deneyimledim” diye konuştu.

‘AKLIMIZDA KALACAĞINA DENEYELİM’ DEDİK

Antalya’ya geldiklerinde çocuklarının 10 ve 6 yaşlarında olduğunu anlatan Hande, “Bu yaşları doğanın içinde, daha özgür yaşamalarını istedik. İstanbul’da zamanın büyük kısmı trafikte geçiyor ve bu bizi çok yormuştu. “Neden buradayız?” sorusu sık sık aklıma gelmeye başlamıştı. “Aklımızda kalacağına deneyim” dedik. En kötü ne olabilirdi ki?, dönerdik. Ayrıca ailemin Antalya’da olması da çok etkiliydi. “Bir çocuğu bir köy büyütür” sözünün ne demek olduğunu buraya yerleşince gerçekten anladım. Şu an ikisi de okullarından ve arkadaşlıklarından çok memnun. İstanbul’da daha çok bina içinde vakit geçirirken şimdi doğayla iç içe, bizim çocukluğumuza benzer bir hayatları var” dedi.

‘HAYAT BAZI İŞARETLER GÖNDERİYOR’

Hande, şu an Antalya Konyaaltı’ndaki atölyesinde limoges porselen ve stoneware çalışmaları yapıyor. Zaman zaman atölyesini kısa süreliğine açıp ürünlerini insanlarla buluşturuyor. Porselen eğitimi konusunda ise yıllarını bu işe adamış sanatçılara yönlendirme yapıyor. 40 yaşından sonra avukatlığı bırakıp kendi porselen atölyesini açan Hande, kariyer değişikliği yapmak isteyenlere şu tavsiyelerde bulunuyor: “Bu çok zor bir karar. Çünkü konfor alanından çıkmak kolay değil. Ancak hayat bazı işaretler gönderiyor. Eğer onları görmezden gelirsek, bir süre sonra o işaretler görünmez oluyor. Kimseye “hiçbir güvencen olmadan her şeyi bırak” diyemem. Bunu yapanlara sonsuz saygım var ama bu bana düşmez. Şunu söyleyebilirim: İçindeki sesi duyduktan sonra, konfor alanından tamamen çıkmadan da küçük adımlarla kendi yeteneklerini keşfetmeye başlarsan, yol kendini göstermeye başlıyor. Bir de “kıyas” var ki en büyük tuzaklardan biri. Hayatta yön değişikliği yapan insanların hikâyelerini okurken bunu nasıl yaptıklarına değil; hikâyenin özüne, yani değişim arzusunun yoğunluğuna ve harekete geçme isteğine odaklanırsak, kendi hikâyemizin kahramanı olabiliyoruz. Aksi hâlde, aslında hiçbir zaman gelmeyecek olan kurtarıcıyı beklemeye devam ediyoruz.”