MÜJDE IŞIL – Ensar Altay, belgeselleriyle tanınan bir sinemacı. En çok da 2020’de Japonya’da çektiği “Kodokushi” ile biliyoruz. Bu belgeselde yalnız yaşlı ölümlerini anlatmıştı. Bizim gibi aile odaklı, yaşlıya hürmet eden toplumlarda Japonya’da yaşananlar distopik görünmüştü o vakitlerde. Ama anlaşılıyor ki bu durum sadece belli coğrafyaların değil, tüm dünyanın ortak sorunu artık. Altay da ilk kurmaca uzun metrajı olan “Kanto”da belki de hepimizi içten içe kaplayan o endişeleri su yüzüne çıkarıyor.
“Kanto”, Emil Cioran’un “İnsan insanı yorar” sözüyle başlıyor. Saliha’nın demans yüzünden oğlunun evine taşınmasıyla fitil ateşleniyor. Sude kendi düzeninin bozulması, Saliha’nın baskın tavırları ve kocası İlyas’ın ‘idare et’ şeklindeki uzak duruşu yüzünden kapana kısılmış hissediyor. Tam da bu noktada Altay’ın filmi keskin şekilde ikiye böldüğünü görüyoruz. Dolayısıyla Sude karakterini de… Filmin ilk yarısında, çalışmak isteyen ve evinin düzeninin bozulmasından rahatsız olan Sude kötücülleştiriliyor; yaşlısına hürmet etmeyen, bencil bir kadın olarak kodlanıyor.
Saliha’nın kimseye haber vermeden evi terk etmesiyle farklı bir hikâyeye geçiş yapan filmde karşımıza bambaşka bir Sude çıkıyor. İlyas annesinin gitmesini ‘başına bir şey gelmez’, ‘nasılsa geri döner’ yorumuyla karşılarken Sude, bir anda ailedeki herkesin, hatta seyircinin bile vicdanı oluveriyor ve bir nevi azizeleşiyor. Filmin ilk yarısındaki ‘negatif’ yani başına buyruk hâlinin kefaretini ödercesine Saliha’nın peşine düşüyor. Filmin ikinci yarısındaki bu ani değişim her ne kadar senaryoda ciddi denge sorunu yaratsa da Altay’ın dikkat çektiği nokta önemli: Birisini görmezden gelmektense onu sevmemek bile o insanın aslında yaşadığını, hâlâ nefes aldığını ve başkalarıyla iletişim kurabildiğini gösteriyor. “Kanto”, ilk bölümde gelin karakterine yüklenen negatif yaklaşıma rağmen özellikle Saliha’nın kaybolduğu andan itibaren modern yaşamın hem kadınların hem de yaşlıların dünyasında yarattığı sıkışmışlığı etkileyici şekilde ele alıyor.
Filmin iki kadın oyuncusu da çok başarılı. Yıldız Kültür, geçen sene Antalya Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu seçilmişti. Çok da hak etmişti bu rolü. Didem İnselel de özellikle ikinci yarıda kendisini fiziki olarak da zorlayan rolüne samimiyetle sarılmış.

Japonya yılları
“Amélie et la métaphysique des tubes/Küçük Amélie”, Amélie Nothomb’un 2000’de yayımlanmış “Métaphysique des tubes/Yağmuru Seven Çocuk” adlı otobiyografik romanından uyarlanmış bir Fransız animasyonu. Annesi müzisyen, babası diplomat olan Amélie, babasının görev yaptığı Japonya’da doğar. Belçikalı köklerine rağmen bakıcısının da yaklaşımıyla Japon kültürüne ve geleneklerine bağlanır. İsmen Audrey Tautou’nun filmini, tarz olarak ise Miyazaki filmlerini anımsatan yapım hem Altın Küre’de hem Oscar’da En İyi Animasyon kategorisinde aday oldu.
