10 yıl tedavi gördü, 1 telefonla anne oldu! ‘Bizim için doğum anıydı, iyi ki genlerimi taşımıyor’

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Fazilet Şenol / Milliyet.com.tr – Pınar Sadakoğlu ve eşi 2002 yılının Eylül ayında evlendiklerinde, çocuk konusu için aceleleri yoktu. Hayat akıyor, zaman ilerliyor, planlar erteleniyordu. Bir süre sonra doğal yolla gelen gebelik, 14. haftada kalp atışlarının durmasıyla sonlandı. Doktorların koyduğu tek tanı, belirsizliğin tıbbi karşılığıydı: Açıklanamayan infertilite. “Çocuğum olmaz” diye hiç düşünmemişti. Çünkü ortada net bir engel yoktu. Bu yüzden yıllar boyunca aşılama, tüp bebek ve sayısız tedavi denendi. Her yeni deneme, yeni bir umut demekti. Her negatif sonuç ise biraz daha ağırlaşan bir yorgunluk. Pınar Sadakoğlu bugün dönüp baktığında, en çok da kaybolan zamanlara üzülüyor:

“Neden daha önce böyle bir karar vermedim? Neden süreçler uzadı? Bir sürece giriyorsunuz ve sürükleniyorsunuz. Şu röportajı tedavi sürecinde olan, özellikle arka arkaya tüp bebek deneyen insanlar okursa kendilerine ‘dur demem gerekiyor’ diyebilsin isterim. Çünkü hayatımın hem maddi hem manevi en yorucu dönemiydi bu.” – Pınar Sadakoğlu

Tedavi süreci sadece bedenini değil, ruhunu da yıpratıyordu. Pınar Sadakoğlu’na göre toplumda yerleşmiş bir düşünce vardı: “Mutlaka kendi çocuğun olmalı, onun çabasını göstermelisin. Bir uğraşalım, olmazsa evlat ediniriz.” Bu düşünce, insanı farkında olmadan sürüklüyordu. Bir süre sonra denemek, vazgeçememek, duramamak bir alışkanlığa dönüşüyordu. 

KÜÇÜKKEN ‘BİR ÇOCUĞU EVLAT EDİNMEK İSTİYORUM’ DEMİŞTİ

Çocuk yuvaları, onun için yabancı değildi. Küçük yaşlarda babasıyla birlikte yıl sonu gösterilerine gider, çocukların yanında olurdu. Babası, gönüllü çalışmalar yapar, onların yararına konserler düzenlerdi. Hatta babası bir gün bir kız çocuğunu evlat edinmek istemiş ama şartlar el vermemişti. Bu düşünce, yıllar boyunca Pınar’ın zihninin bir köşesinde kaldı. Daha küçük yaşlarda “Günün birinde şartlarım iyi olduğunda, bir çocuğu yuvada değil kendi evimde büyütmek, onu hiç ayırmamak istiyorum” dediğini hatırlıyordu.

Tedavi yılları uzadıkça, bu düşünce yeniden filizlendi. Ancak karar almak kolay değildi. İnsan, içinde bulunduğu döngüyü fark ettiğinde bile oradan çıkmakta zorlanıyordu. “Şimdi durursam, bunca yılın boşa gittiğini kabul etmiş olur muyum?” sorusu çoğu zaman Pınar’ın önüne set çekiyordu. Yıllar süren mücadele sonunda, asıl zor olanın denemek değil, durabilmek olduğunu anladı. Çünkü ortada çözülebilecek somut bir problem yoktu. “Biraz daha deneyelim” denilen her ay, bir yılı daha alıp götürüyordu.

‘BEKLEME SÜREMİZ 4 YILI AŞTI’

Pınar Sadakoğlu eşiyle birlikte, İstanbul’dan ayrılıp memlekete dönme kararı aldıklarında hayat bambaşka bir yola girdi. Yeni bir şehir, yeni bir düzen, yeni bir başlangıç ve tam da bu dönemde, yıllardır zihninde taşıdığı o düşünce netleşti: Evlat edinmek. Pandemi süreci, evraklar, sağlık raporları derken işlemler uzadı. Dosya açıldı, Türkiye geneline yazdırıldı. Tercihleri netti: 0–1 yaş arası bir kız bebek. Bu tercih, süreci daha da uzattı. Dört yılı aşan bir bekleyiş başladı. Özellikle bu tercihi yapma sebebini “Her anını bilmek istedim. İlk nefesini, ilk gülüşünü, ilk adımını…” diye anlatan Sadakoğlu, şimdi geri dönüp baktığında bu kriterlerin aslında o kadar önemli olmadığını ancak yaşamadan bilinemeyeceğini, bu sebeple bekleme sürelerinin 4 yılı aştığını belirtti. 

‘BİZ HEP ONU BEKLEMİŞİZ’

Ve sonunda bir gün telefon çaldı. Telefonun ucundaki ses “3,5 aylık bir kızımız var. Sizi bekliyor. Yarın görmeye gelir misiniz?” diyordu. Pınar Sadakoğlu “Nasıl yani görmeye geleceğiz almayacak mıyız?” dese de “Önce görmelisiniz, onay vermelisiniz, sonra işlemler” dediler. Yuvaya gittiğinde ise Pınar Sadakoğlu yaşadıklarını şöyle anlattı: 

“Yuvaya gittik. Odada bekledik. Kızım bir ablanın kucağında içeri geldi. O an bizim doğum anımızdı. Kapıdan girer girmez, odada bir sürü kişi olmasına rağmen sadece benim gözlerime baktı. Ben ellerimi uzattım, o da elini uzattı. Kucağıma geldi. Öptüm, sarıldım. Başını kaldırıp tekrar yüzüme baktı. ‘3,5 aylık bebek nasıl bu kadar anlamlı bakar’ diye düşündüm. Çok farklı bir andı. Tesadüf olduğuna inanmıyorum. Biz hep onu beklemişiz. Yaşadığımız her şey sanki onun içindi. Eşim de bebeği istiyordu, ona da verdim. Sarıldı. Hepimiz ağlaştık. Sonra ‘bebeği tekrar odasına götüreceğiz, siz işlemleri tamamlayınca alacaksınız’ dediler. Bırakmak istemedim ama mecbur kaldık. İşlemleri yetiştirdik. Aynı gün tekrar aldık, yine aynı şekilde bana geldi.”

‘GERÇEĞİ SAKLAMAK EN BÜYÜK KÖTÜLÜK’

Görevliler bile şaşkındı: “Çok ana şahit olduk ama bu başka” dediler. O gün, hayatlarının yönü değişti. Kızıyla buluşma anının böyle olmasında onu çok istediğini söyleyen Sadakoğlu, yaşadığı zorlukları “İnsanlar tedavi sürecini, evlat edinmeyi saklıyor. Sanki suçmuş gibi. Ben hiçbir şeyi saklamadım. Çünkü kimin duasının kabul olacağını bilmiyorsunuz. Aileye de erken söyledik. Bu yorucu oldu, süreç uzadıkça herkes ‘nerede kaldı?’ diye soruyor ama pişman değilim. Bugün olsa yine söylerim. Tedavi sürecimiz yaklaşık 10 yıl sürdü. Ara verdiğimiz dönemler de oldu ama toplamda 10 yıl mücadele etmişizdir. Tedavi sürecinde insanlar sürekli öneri veriyordu: bitkisel şeyler, hocalar. Bana bir kere söyleyebiliyorlardı, ikinci kez söyleyemiyorlardı. Tedavi çok zor. Psikolojisi sağlam biri bile güçlü çıkamaz bence. Destek almaları gerekiyor. Gizlemek en büyük kötülük” ifadeleriyle anlattı.

Pınar Sadakoğlu kızından evlat edinildiğini de saklamamayı düşündüğünü, “Her yaşta yaşına uygun şekilde bilecek. Korkum şu: Üzülür mü? ‘İstenmedim’ diye düşünür mü? Asla öyle düşünmesini istemiyorum. Onu hazırlamak istiyorum. Biyolojik annesine kızmasın, anlamaya çalışsın. 18 yaşına kadar dosya açılmıyor, 18 olunca isterse açacak. En büyük destekçisi ben olacağım. Ne istiyorsa öyle yapacağız. Çünkü gerçeği saklamak en büyük kötülük” sözleriyle ifade etti. 

‘İYİ Kİ BENİM GENİME SAHİP DEĞİL’

Kilis halkının hâlâ evlat edinme konusunda çok bilinçsiz olduğunu dile getiren Sadakoğlu, “Hatta birkaç aile biliyorum; çocukları büyüdü, evlendi ama hâlâ evlat edindiklerini bilmiyorlar. Çok riskli yaşlarda öğrenenler de var. Yaşadığım kültürde şuna da şahit oldum: Çocuğu olsa bile kimsesiz kalan bir çocuğu ortada bırakmıyorlar, alıp büyütüyorlar. Ancak buna ‘besleme’ gibi bir kelime kullanılıyor, ben bundan hiç hoşlanmıyorum. Aile içinde de çok örnek var: İkinci evlilik, köy yeri, gelin istemiyor diye çocuğu büyüklerine vermeler… Tanımadıkları birinin çocuğunu ‘alın büyütün’ diye yönlendirmeler… Çocuğu olmadığı için evlat edinip bunu gizleyenler de var. Bugün artık şunu net söylüyorum: Bu gizlenecek bir şey değil. Bu bir gerçek. Bir videoda koruyucu aile olan bir anne ‘En büyük hırsızlık gerçeği çalmaktır’ demişti.  Çocuktan gerçeğini çalıyorsunuz; buna hakkınız yok. Ben çok üzülür mü diye korkuyorum ama yine de bilmesi gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu. 

Hâlâ “Senin canından olmadıktan sonra anlamı yok” diye düşünüp evlat edinmeyen, koruyucu aile olmayan çok kadın olduğunu ve söz konusu evlat edinme olduğunda “Senin genini taşımıyor” ifadesinin toplumda oldukça yaygın bir kanı olduğuna dikkat çeken Sadakoğlu ise bu konuya “İyi ki benim genime sahip değil” diyerek şu açıklamaları yaptı:

“Kendi genimle gelen şeyleri ben bile çözemedim. Aynı fabrikadan seri üretim olsa nasıl çözeceğim? Belki bizde eksik olan onda tamdır, onda eksik olan bizde tamdır. Zaten görüyorum. Dış görünüş olarak da eşime inanılmaz benziyor. Erkek kardeşim ‘Abla emin misin, eniştemin çocuğu gibi’ demişti. Özellikleri de benziyor: Sabah uyanışları, espri yeteneği, sevdikleri… Bunların tesadüf olduğuna inanmıyorum.” 

ETRAFINDAKİ İNSANLARA ANLATMAYA BAŞLADI

Pınar Sadakoğlu’nun yolculuğu kızıyla da sınırlı kalmadı. Yaşadıklarını kimsenin yaşamasını istemiyordu. Bu sebeple evlat edinmeyi anlatma konusunu kendine manevi bir görev olarak atayan Pınar Sadakoğlu evlat edinmekle ve süreçte yaşadığı tecrübeleri etrafındaki kadınlarla da paylaşmaya başladı: 

“Çok yakın bir arkadaşım var. Onun da yıllarca çocuğu olmamış. Sonra tüp bebekle hamile kalıyor, ikizleri oluyor ama bebekler doğar doğmaz vefat ediyor. Yıllar geçmesine rağmen her cuma mezara gidiyor. İki minicik mezar. Bir gün beni de götürdü, ‘Sen de teyzesisin, yerlerini bil’ dedi. O acıyı hâlâ taşıyordu. Deprem gecesi çok büyük bir sarsıntı yaşadık. Hatay’da ablam var, yeğenlerim var. Mesaj geldi: ‘İyiyiz, evden çıkabildik.’ Ertesi sabah kurumda hemen bir şeyler yapmaya başladık. Sonra ‘Bu böyle olmayacak, Hatay’a gitmemiz lazım’ dedim. Organize olup gittik; hem aileme hem oradaki insanlara destek olabilmek için. Döndükten sonra kendimi tutamayıp ağlıyordum. Arkadaşım yanıma geldi: ‘Seni hiç böyle görmedim, ne oldu?’ dedi. ‘İnsanların çaresizliği bana çok dokundu’ dedim. Çünkü düşünsenize: Çocuk çıkıyor, annesi babası nerede bilinmiyor. Anne-baba çıkıyor, çocuğu nerede bilinmiyor. Çok büyük bir çaresizlik. İşte o gün arkadaşıma çok net söyledim: ‘Senin bir evin var, yıkılmadı. Eşinin işi var, senin işin var. Hayatında bir çocuğa yer olabilir.’ Bu söz ona çok ağır geldi, ikimiz de ağladık. İki gün sonra başvuru yaptı.” -Pınar Sadakoğlu

Ancak o sırada kurumlar çok zor durumdaydı. “Lütfen ‘depremden çocuk istiyorum’ diye gelmeyin” diye tepki göstermişlerdi. Çünkü o çocukların süreçleri belli değildi. Aile araştırması, akraba çıkması, tedavi süreçleri… Bu süreçlerde aceleci talep kurumları kilitliyordu. Pınar Sadakoğlu ve arkadaşına kurumdaki bir görevli, “Şu an zaten çocuk evlerinde bekleyen, net şekilde terk edilmiş çocuklar var. Depremden olsun diye beklerken bu çocuklar beklemeye devam ediyor. Bu mantıklı mı?” demişti. İkisi de görevlinin bu cümlelerine hak verdi.

‘KURUMDAKİ ÇOCUK SAYISI 0 OLANA KADAR ÇALIŞMAK GEREKİYOR’

Arkadaşım da ‘Depremzede olmasa da fark etmez, ben bir çocuğa aile olmak istiyorum’ dedi. Dosyası açıldı, süreçleri çok hızlı ilerledi. Ben hâlâ beklerken, o benden yaklaşık bir yıl önce kavuştu” diyerek arkadaşının hikayesini paylaşan Sadakoğlu, bugün Kilis’te, koruyucu aile ve evlat edinmeyi destekleyen bir derneğin kurucuları arasında yer alıyor. Sadece en yakın arkadaşına değil derneğe gelen, onunla iletişim kuran birçok kadınla dertleşip, evlat edinme konusunda fikirlerini değiştiriyor. Şu anda kurumda olan birçok çocuk onun çabaları sayesinde evlat hasreti çeken evlerde yuva sıcaklığında büyüyor. Pınar Sadakoğlu’nun gelecek hayali ise bu çabasının Kilis’le sınırlı kalmaması. “Kızım biraz büyüdükten sonra köylere bile gitmek istiyorum” diyen Pınar, evlat edinmek isteyen, hâlâ tedavi sürecinde olan çiftlere şu tavsiyelerde bulunarak sözlerini sonlandırdı: 

“Tedavi gören ailelerle konuşmak, hikâyelerini dinlemek ve onları koruyucu aileliğe ikna etmek istiyorum. Benim geçtiğim yollardan geçiyorlar. O kadar inat etmeye, ısrar etmeye gerek yok. Şu an kurumda bekleyen on binlerce çocuk var. Bu kadar çocuk yuvada beklerken, biz Türkiye olarak bu çocuklara evimizde yer açamıyorsak bu hepimizin ayıbı. ‘Bağ olmaz’, ‘Senin geninden değil’ gibi konuşmalar bana çok boş geliyor. Çünkü çocuk dünyaya geldiğinde kaç yıl yaşayacak, kime benzeyecek, hangi huyu taşıyacak… Hiçbiri bizim kontrolümüzde değil. Evlat edinme ya da koruyucu aileyle evinize bir çocuğun gelmesi kadar güzel bir şey yok. Tesadüf olduğunu da düşünmüyorum. Yaşayınca anlıyorsunuz. ‘Bu bizim için yazılmış bir müjdeymiş’ diyorsunuz. Her zaman ‘iyi ki’ diyorum. Son olarak şunu da söyleyeyim: Türkiye kocaman bir ülke. O çocukların hepsinin birilerinin yuvasında yer bulması gerekiyor. Kurumdaki çocuk sayısı sıfır olana kadar çalışmak gerekiyor. Çünkü ne ailelerin kucağı boş kalsın, ne çocuklar yuvada büyümek zorunda kalsın.”