Beyazıt Öztürk’ten unutulan eşyaların hatırlanan hikâyesi! ‘Heykel çok özlediğim bir dostumdu’

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

SERAY ŞAHİNLER – Beyazıt Öztürk olmasaydı Türkiye’nin televizyon serüveni renksiz olurdu ama eğer heykel olmasaydı, Öztürk’ün sanat yolculuğu da eksik kalırdı. Beyaz Show ile ekranlarda kendine özgü, sıcak ve samimi bir dil kuran Beyazıt Öztürk’ün, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde aldığı seramik-heykel eğitimi, yıllar sonra yeniden hayat buldu. İGA İstanbul Havalimanı’nın kültür ve sanatla kesişen durağı İGA ART’ta izleyiciyle buluşan “Şey(ler)-Havalimanında Unutulan Eşyalar” sergisi, sanatçının eşyayı bir hatıraya, anıyı ise güçlü bir imgeye dönüştürdüğü bir anlatı sunuyor. Valiz konveyörünün yarattığı o tanıdık bekleyişten yola çıkan sergi, alanda unutulan eşyaların sessizce bize fısıldadıklarını hatırlatıyor. Biz de Beyazıt Öztürk ile hem serginin ardındaki hikâyeyi hem de sanattaki yeni heyecanını konuştuk…

■ Heykel ile yıllar sonra yeniden buluştunuz. Yıllar sonra eski bir dostla buluşmuş hissi yaşatıyor olmalı. Nasıl bir yolculuk oldu?

Heykel benim çok özlediğim bir dostum diyebilirim. Çünkü yarım bıraktığımız bir hikâyemiz vardı. Sonrasında televizyon benim için baskın bir alan oldu; birini tercih etmek zorunda kaldım, televizyona devam ettim. Uzun yıllar heykele ara vermiş olmanın bana kattığı çok fazla şey olmuş. Yeniden başladığımda bir acemilik yerine içimden taşanların daha fazla olduğunu gördüm.

“Şey” adlı heykel daimi olarak İGA İstanbul Havalimanı Dış Hatlar A-B kapıları girişinde, “Şeyler” sergisi ise yine aynı bölgedeki İGA ART Galeri’de nisan ayına kadar gezilebilir.

■ Televizyon oldukça hareketli, sohbet odaklı, tüm Türkiye ile konuştuğunuz bir yer. Heykelde ise eserinizle baş başasınız: Daha sakin, sessiz, kendinizi dinlediğiniz bir alan. Size nasıl hissettirdi?

Evet çalışırken bunu çok hissettim; konuşmadan anlatmayı özlemişim. Televizyonda yıllardır soru soran, konu açan biriydim ama heykel için bu kadar çok konuşmaya gerek kalmadan, fikrin imbikten süzülmüş hâlini ortaya koymak, karşındakiyle “bundan ne anlıyoruz” sorusunu birlikte sormak çok tatmin edici ve keyifliydi. Heykele her çarpandan yeni bir ses geliyor; bu sesler ahenkli ve rengârenk. Ama sessizliğin de bir sesi var ve bunu özlemişim.

■ Hem konveyör heykeli hem İGA ART sergi alanında birer enstalasyona dönüşen eşyalar çok fazla duyguyu taşıyor. Eşyanın sizdeki yeri neydi?

Benim çıkış noktam aslında eşyalardı; konveyör sonradan projeye eklendi. Eşya benim için çok kıymetli, çünkü o da konuşmadan anlatır. Tıpkı koku gibi, hafızada yer eder. Konveyörün bulunduğu alan bir bekleme yeri. Oraya gelen insanların uyuması, kalkması; heykelin üzerine ya da kenarına bıraktıkları eşyalarla mekânın her gün bambaşka bir renge bürünmesi… İstediğim de biraz buydu. Dünyanın her yerinden gelen insanların ortak bir alanda buluşması, orada ekstra bir kader daha yaşayıp bazı eşyaları unutması. Depoya, “sanatsal bir şey yapayım” düşüncesiyle giriyorsunuz ama içeride yan yana dizilen şeyler zaten kendi kendine oluşmuş. Japon bir mühendisin ayakkabısıyla Guatemalalı bir kadının çocuğunun emziği yan yana duruyorsa, orada zaten bir şey vardır. Ben o yarım kalan hikâyeyi tamamlamak, eşyayı onurlandırmak için çalıştım. Eşyaları yaşayan bir şey olarak görüyorum, benimle beraber bir şey yapıyor; yıpranıyor, benimle üzerine çamur sıçrıyor, mangal kokusu siniyor. Güzel günlerin de kötü günlerin de hatırası var üzerinde.

■ Heykel üzerine bir yıl çalışmışsınız, depolarda vakit geçirmişsiniz. Bütün bu süreç size neleri hatırlattı?

Havalimanından eşyaları alıp atölyeye getirdiğimiz zaman; bir şemsiyeyi, bastonu, oyuncağı, bir ressamın defterini görmek bendeki duyguları pekiştirdi. Onlara dokunmak, öncesini düşünmek, yarım kalmasaydı hikâyenin nasıl devam edeceğini hayal etmek insanı duygu olarak çok yukarı taşıyor; içinde hüzün barındırıyor. Bir kız çocuğunun babasına yazdığı “Sen bu notu okuduğunda üniversiteye gitmiş olacağım. Döndüğünde belki 1. sınıfta olacağım” gibi uzun bir ayrılıktan bahsettiği notu okuyunca, başkasının hayatının elinin altında olduğunu ve onu onurlandırmak istediğini fark ediyorsun. Bu süreç duygu olarak beni çok besledi. Hayatımın bu döneminde iyi ki yapmışım diyorum.

■ Sizi televizyoncu kimliğinizle tanıyanlar esere daha yakın hissedecektir fakat kamusal alanda bir heykel oluşuyla, hiç bilmeyenler de orada Beyazıt Öztürk ile tanışacaklar. Bu nasıl bir duygu?

Bu çok güzel bir soru. Bilenlerin, beni tanıyanların baktığı göz çok önemli ama heykelin dış hatlarda olması beni çok alakadar etti. Çünkü konumumu, televizyonculuğumu hiç bilmeyenlerin de gelip bakacağı bir iş… Bu benim için çok kıymetli; beni normalleştiriyor ve popülariteden arındırıyor. 

‘Artık bu taraflarda geziniyorum’ 

■ Serginin lezzetini aldınız diye düşünüyorum. Sırada ne var? Yeni heykel- sergi hazırlıkları başladı mı?

Bu işin düşünme aşaması da çok uzun ve keyifli… Üretken ve bereketli, niş bir konu bulduğumda üzerine gideceğim. Düşünürken bunu yaparım diyemiyorum çünkü belki bu değildir. Sadece heykel değil, sulu boya da çalışıyorum. Ressam dostlarımla buluşuyorum, ders alıyorum, eksiklerimi gideriyorum. Artık işin içindeyim, bu taraflarda geziniyorum diyebilirim. 

‘Emeği geride bırakıyoruz’ 

■ Bu sergide eşyalarla kurduğumuz ilişkiyi de görünür kılıyorsunuz. Bu bağ git gide azalıyor, başucumuzda bir çalar saat yok, telefonun alarmıyla uyanıyoruz. Dijital uygulamalarla her şeyi hallediyoruz. Sizce günümüz insanı neyi geride bırakıyor?

Bence emeği geride bırakıyor. Eşyayı alma ânındaki emekten bahsetmiyorum, bir eşyayı almaya karar vermek, para biriktirmek, onun kıymetini bilmek bir emekti. Dolayısıyla bugün her şey gibi eşyayla bağımız da hızla akıp gidiyor… Üzerine fazla düşünmediğimiz, olmazsa da olur dediğimiz, elden çıktığında arkamıza bakmadığımız bir şey hâline geldi. Biz böyle bir kuşakta yetişmedik, ağabeyimiz büyüse de kot pantolonu bize kalsa diyen, gidip kaset dolduran bir kuşaktık. Televizyonun ilk alındığı günden bir gün önce evde televizyon yoktu. Biz yeni bir televizyon almadık; hiç televizyonsuzluktan televizyon aldık. Dolayısıyla eşyaların bize kattığı ve anımsattığı şeyler daha fazla oldu.