Ümran Avcı – Melike Koçak’ın, “Hiçkuşu”nun ardından kaleme aldığı ikinci öykü kitabı “Çıplak Kalabiliriz”, İletişim etiketi ile okurla buluştu. Koçak; susarak, görmezden gelerek istemsizce fail durumuna düştüğümüz hâllere ayna tutuyor öykülerinde. Tam da bu nedenle bizi kendi gerçeğimizle yüzleştiriyor. Makyajsız, süssüz, maskesiz hâllerimizi göstere göstere yazıp bizi çırılçıplak bırakıyor.
■ Kitap, aman dileyen bir kadının çığlığına, olabildiğine nobran bir tutumla duygusuz tavsiyeler veren bir iç sesin yer aldığı “Dolaşık” ile açılıyor.
Dolaşık benim için bir eşik/eşiğin öyküsü. Kendini dayanıklı, onarıcı sanmanın tepetaklak olabileceğinin ya da ‘kaza’lara, felaketlere, kayıplara asla hazırlıklı olunamayacağının bilgisine açılan bir eşik. Bilmemeyi, belirsizliği kabul ve idrak etmeye. Çatılar -dilin, zihnin, bedenin… elbette evin, evlerin çatıları- çöktüğünde ne yapacağız? Hele ki çığlımız ses duvarlarına çarpıp kendimize dönüyorsa? Bu açılışa dikkat çektiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.
■ “Kadın ölmüş komşular” cümlesiyle başlayan “Ciklet, Sigara ve Diğer Şeyler” öyküsüyle seyirci kaldığımız, bazen tam da bu nedenle fail duruma düştüğümüz olaylara ayna tutuyorsunuz…
‘90’ların başında Körfez Savaşı’nı izleyerek başladık sanırım seyirciliğe. İzlemediğimiz ne kaldı, hiç bilmiyorum. Bugün artık bakışın, tanıklığın konforlu alanından yargı, ahkâm, tespit saçıp durmaya iyiden iyiye alıştık. Bağrış çağrış, kimsenin kimseyi duymadığı bu ses perdesini aralayıp son cümledeki “… ne bu tantana, bi’ durum mu vardı?” sorusunu duyabilir miyiz? O an hemen başa dönüp, ‘diğer şeyler’i komşuların cümlelerinden görmemiz mümkün olur mu? Cümlede, kelimede, seste, jestte, mimikte aniden fail oluveren; her birimizin belki de farkına bile varmadan parçası olduğumuz o faili: Heteronormatif patriyarka -öğütücü mekanizma-.
■ “Melek’in Son Kontörü” ve “Asiye’nin Perçemleri” sabırla pek çok duruma, tavra, davranışa maruz kalmış kadınların bir anda, usulca bulunduğu hayattan çekip gitmesi ve yeni bir hikâyeye doğru yola çıkmasını anlatıyor.
Kadınların maruz kaldıklarını, mağduriyetlerini okuyor, izliyoruz. İster baba ister koca evi olsun o ev içleri anlatıldı, anlatılıyor. Öfkemiz bileniyor, karanlığımız koyulaşıyor. Peki kırılma anları? Tüm belirsizliğine, kestirilmezliğine rağmen göze alınarak tecrübe edilen gitme anları. Merkezdeki Ela’nın değil de çeperdeki Asiye’nin, Melek’in tecrübesi. Yok, pek iyimser biri değilimdir. Bu odak da iyimser kötümser ikiliğinin dışında estetik ipini sımsıkı tutan, bir o kadar etik, politik bir tercih.
‘Göstere göstere bilediğin bıçak / bir gün elini kesecek’
■ Ağaçlar, kediler başta olmak üzere bilumum hayvanlar birer karakter olarak başrolde. İnsanın bu canlılar karşısındaki hoyratlığını göstere göstere yazmışsınız…
Kendimiz dışındaki tüm canlıları yaşamda, yasada maruz bıraktığımız yıkımın anlaşılır, açıklanır bir tarafı yok. Kaldı ki anlatılabilir, açıklanabilir keza anlaşılabilir kılma zeminine de taşınamaz, taşınmamalı. Ben dilimi, Gülten Akın’ın “göstere göstere bilediğin bıçak / bir gün elini kesecek” dizelerindeki berrak, sarih tondan kurmaya çalıştım. Ötesi berisi ajite etme, yıkımı olağan kılma tehlikesini de taşıyor. Hem bana kalırsa bu, kurmacaya da azaptır.
■ “Dilim ceviz doğurdu”; “Kar acayip sıcaktı”, “Göbek deliğinden yaşların boşalması” ve “Gözün dile gelmesi” gibi dil oyunlarınızı konuşmadan geçmek istemem.
Yıkımın, kaybın, yasın; bilememelerin, şaşmaların orta yerinde insanın, hayvanın, ağacın… beden bütünlüğünün korunamadığı zamanlarda yaşıyoruz. Dilimizi, duyularımızı, zihnimizi bu zaman şekillendiriyor. Hiçbir şey olmuyormuş gibi verili olanın konforundan konuşmaya, yazmaya devam etmek bana hiç mümkün görünmüyor. Hem hikâyelerimiz biricik olmayabilir ama dileğimiz biricik. Bu ev, dışarının beklentisinden değil; kendi sesim, sözcüklerim, gerçekliğimden itibaren esneyebilir, değişebilir, katmanlanabilir. Bunun içinse yansımalar, ikilemeler, ünlemler, sesler, deyimler, noktalama işaretleri, görüntüler, imajlar… türlü aracı var. Neden kullanmayayım değil mi?
