MÜJDE IŞIL – Safdie Kardeşler sinemanın gözde ikililerindendi. Wachowski ve Coen Kardeşler gibi uzun soluklu ve baskın olmasa da “Good Time” ve “Uncut Gems” gibi iki hit filmle sağlam bir kariyer inşa ettiler. Ve Wachowski ile Coen Kardeşler gibi ayrılıkla sonuçlandı sinema yolculukları. Ama bu ayrılık ikisine de yaradı. Benny Safdie, Dwayne Johnson’ın projesini üstlenerek “The Smashing Machine”i yönetti ve geçen sene Venedik’ten En İyi Yönetmen Ödülü ile döndü. Filmi izleyenler, Safdie Kardeşler’in dinamik tarzının ondan kaynaklı olmadığını yahut ilk solo filminin bunu yansıtmak için uygun olmadığını düşünmüştü. Arkasından Josh Safdie’nin “Marty Supreme/Muhteşem Marty”si gelince anladık ki ikilinin yaratıcı beyni Josh imiş.
“Muhteşem Marty”, ‘50’lerde ve ‘60’larda hayli popüler olan Amerikalı masa tenisi şampiyonu Marty Reisman’ın hayatından esinleniyor. Film, masa tenisini şova dönüştüren ama bir yandan da bahis oyunlarıyla ve dolandırıcılıklarla cebini doldurmaya çalışan bu profesyonel sporcudan yola çıkarak çalkantılı bir karakter getiriyor perdeye. Ve tarz olarak tıpkı “Good Time” ve “Uncut Gems” gibi olağanüstü bir tempo kuruyor.

Antikahraman boyutu
ABD’de yer göğe konulamayan filmin detaylarına indiğimizde aslında çok tanıdık referanslarla karşılaşıyoruz. “The Brutalist”in yetenekli Yahudi ve onu sömüren kapitalist iş insanı çelişkisinin aynısını “Muhteşem Marty”de de görmek mümkün. Toplama kampı ve Yahudi katliamı vurgusu yine gözümüze sokuluyor. Steven Spielberg’ün “Sıkıysa Yakala”sındaki kimlik krizi, baba sendromu ve düzenbazlık yeteneği ise belirgin bir başka unsur. Daha da gerilere gidersek, Martin Scorsese’nin “Arka Sokak”larının atmosferinden izler bulmak da mümkün.
Filmin antikahraman boyutu hayli ilgi çekici kuşkusuz. Tenis masasında çalışkan ve yetenekli bir sporcunun o masaya ulaşabilmek adına yaptığı numaralar onu, benzer spor filmi kahramanlarından ayırıyor. Safdie’nin amacı da düzenbazlığın ritmini kameraya almak. Masa tenisi tutkusunun temellerinin nasıl atıldığı konusunda detaylara değil de sefil hayatından kurtulmak için çevirdiği dalaverelere odaklanan film, her ne kadar Marty’yi düzenbaz gibi gösterse de aslında onu aklayıcı gerekçeler yaratıyor. “Good Time” ve “Uncut Gems”teki karakterlerden farklı olarak Marty etik olması gereken bir alanda yer alıyor. Ama onun sporculuğunu icra edebilmesi için tercih ettiği yöntemler ‘ahlaksızca’ değil ‘çaresizce’ tanımına yakın duruyor. Yani yönetmen bir yandan onu etik dışı, özdeşlik kurulamayacak bir sporcu olarak tanımlarken bir yandan da özellikle finalindeki ‘aşırı’ duygusal vurguyla onu kucaklayıp bağrına basıyor. Bu tezatlık rahatsız etmezse temposu ve maç çekimlerinin kusursuzluğuyla övülebilecek bir yapım “Muhteşem Marty”.
Oscar adaylığı cepte
Marty rolündeki Timothée Chalamet, yedi yıldır çalıştığı masa tenisini profesyonel oyuncuymuşçasına kotarmış. Altın Küre adaylığının yanında bir Oscar adaylığı da alacağı kesin gibi.
Filmin iki kadın oyuncusu, Gwyneth Paltrow ve Odessa A’zion’u da es geçmeyelim. Yardımcı rollerini başrol seviyesine taşımışlar. Bir alkış da deneyimli sinemacı Abel Ferrara’ya. Kısacık rolünü, bir gangster filmindeymişçesine büyütmüş.
