Zeynep Dilara Akyürek / Milliyet.com.tr – ‘Orta Doğu’, tarih boyu pek çok çatışma ve savaşın yaşandığı güneş rengi sıcacık toprakların politik ismi olmuştu. Bu değerli topraklar, büyük bir kısmı su kaynaklarından mahrumken, dünyanın en kutsal nehirlerini de üzerinde taşıyordu. Nil, Fırat, Dicle… Daha nice tatlı su kaynağı tarihin büyük medeniyetlerinin bu topraklarda kurulmasını sağlamıştı. Yani mesele toprağı, güneşi değil, tam olarak suyuydu. Çünkü kelime anlamı ‘iki nehir arasındaki yer’ olan Mezopotamya’nın sınırlarını bile belirleyen nehirler, yani Dicle ve Fırat, burayı medeniyetlerin beşiği yapmıştı. Mezopotamya’da medeniyetlerin hayati dayanağı olan bu tatlı su kaynakları, gelecekte altın renkli toprakların paylaşılmaz, vazgeçilmez hatta bir karışı için can verilecek yerler olmasına neden olacaktı. Çünkü bölge nehirlerin olmadığı varsayıldığında ‘su fakiri’ sayılırdı. Yani diğer tüm ideolojilerden bağımsız su zaten başlı başına uğruna mücadele edilecek bir kaynaktı. Öyle ki günümüzde Orta Doğu’da yaşanan savaşlarda isimleri öne çıkan ülkeler ‘suyu almadan gitmeyiz’ diyorlardı. Bir yandan da bu ülkelerden biri olan ve bayrağındaki 2 mavi çizgiyle bile Nil ve Fırat arasının özlemini çeken İsrail’in önemli devlet adamı ve komutanlarından biri olan Avraham Tamir’in sözleri soru işaretleri doğuruyordu. “Su için savaşmaya gerek yok” diyen komutan aslında başka bir şey kastediyor olabilir miydi? Bursa Uludağ Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Güray Çelik, Türkiye ve çevresindeki stratejik su çemberini tüm detaylarıyla Milliyet.com.tr’ye anlattı.

KRİTİK İSİMDEN KRİTİK STRATEJİ: ‘EMENLİK VE GÜVENLİK MESELESİ’
İsrail’in önemli devlet adamlarından biri olan asker kökenli Avraham Tamir, Filistin topraklarında dünyaya gözlerini açmıştı. Doğduğunda Treinin olan soyadını, İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) üyelerini İbranice isimler almaya teşvik eden David Ben-Gurion’dan etkilenerek İbraniceleştirmeyi seçmişti. Bu kararla soyadını Tamir olarak değiştiren İsrailli devlet adamı, 1948’den 1998’e kadar ülkesi ve savunduğu ideoloji için çalışmıştı. Ancak Siyonist ve soykırımcı olarak bilinen İsrail için 1988’de söylediği bir söz son derece dikkat çekiciydi. Tamir, “Su için neden savaşa girelim? Bir haftalık savaşın maliyetiyle beş tuz arıtma tesisi kurabilirsiniz. Can kaybı yok, iç baskı yok ve düşman topraklarında savunmak zorunda kalmayacağınız güvenilir bir su kaynağı” diyordu. Peki 2000’li yıllarda bile İsrail’in suya ulaşma çabası ve Golan Tepeleri’ndeki su kaynaklarına odaklanması nasıl açıklanabilirdi?

Prof. Dr. Güray Çelik, Avraham Tamir’in sözlerini, “Avraham Tamir’in 1988’de yaptığı tespit, İsrail’in bugünkü koşulları düşünüldüğünde ilk bakışta oldukça makul görünüyor. İsrail, içme suyunun yaklaşık yüzde 80’ini deniz suyunu arıtarak elde ediyor. Ülkenin toplam enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 5’i bu tesislere ayrılıyor. Üstelik arıtılan suyun ihtiyaçtan fazla olan kısmı yeraltı suyu akiferlerini beslemek için de kullanılıyor. İsrail, atık sularının yüzde 90’ından fazlasını geri kazanıyor ve bu suyu büyük ölçüde tarımda değerlendiriyor. Böyle bir teknik kapasiteye ve yönetsel düzene sahip bir ülkenin, suya erişim için savaşmaya gerek olmadığını söylemesi anlaşılırdır. Savaşla elde edilen bir su kaynağını elde tutmak, sürekli askerî harcamalar gerektirir ve bu durum uzun vadede sürdürülebilir değildir. Bu nedenle Tamir’in yaklaşımı, dar anlamda ekonomik mantık açısından tutarlı görünebilir.” diye açıkladı. Prof. Dr. Güray Çelik, Orta Doğu’daki su kaynaklarının ülkeler için ne anlama geldiğini de şöyle anlattı:
“Orta Doğu’da su meselesi, bu kadar basit değil. Bölgede su, yalnızca bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bir egemenlik ve güvenlik meselesi. Sınır aşan nehirler söz konusu olduğunda, bir ülkede inşa edilen baraj, diğer ülke tarafından doğrudan bir tehdit olarak algılanabilir. Su, ‘vanayı kapatma ihtimali’ üzerinden güçlü bir baskı aracına dönüşebilir. Bu nedenle su, teknik bir kaynak olmaktan çıkarak siyasi bir sembole dönüşür. Orta Doğu’nun yapısal kırılganlığı bu tabloyu daha da ağırlaştırır. Bölge, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 6’sını barındırmasına rağmen, küresel tatlı su kaynaklarının yalnızca yüzde 1,4’üne sahiptir. Bu durum suyu, gıda güvenliği, enerji arzı ve toplumsal refahla doğrudan bağlantılı stratejik bir varlık hâline getirir. Bu nedenle birçok ülkede su, ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası olarak görülür. Hatta ‘suyu korumak, vatanı korumakla’ eşdeğer kabul edilir.”

MALİYET ENGELİNİ AŞMAK İÇİN SU VE ENERJİ BİR ARADA: ‘BİZ DE ÇOK ZENGİN DEĞİLİZ’
“Su kıtlığı, iyi yönetildiğinde ülkeler arasında iş birliği ve barış için bir zemin oluşturabilirken, kötü yönetildiğinde toplumsal huzursuzluklara, bölgesel gerilimlere ve siyasal istikrarsızlığa yol açabilir. Bu nedenle su, bölgemiz için yalnızca korunması gereken bir doğal varlık değil, adil paylaşılması, verimli kullanılması ve ortak akılla yönetilmesi gereken stratejik bir kaynaktır” diyerek, Türkiye’nin ve çevresindeki ülkelerin savaş ya da çatışmaya değil, ‘işbirliğine’ ihtiyaç duyduğunu belirten Prof. Dr. Güray Çelik, ülkemizin tatlı su kaynakları bakımından çevre ülkelere oranla ne seviyede olduğuna dikkat çekti. Prof. Dr. Güray Çelik’in paylaştığı verilerde 2000’den bugüne, ülkemizin su konusunda olumsuz bir seyir halinde olduğu görülüyordu. Öyle ki dünyanın pek çok noktası da bu durumdaydı. Peki ama Türkiye için tatlı su kaynaklarına ilişkin rakamlar ne ifade ediyordu? Prof. Dr. Güray Çelik bu konuya ilişkin, “Türkiye özelinde bakıldığında, yaygın kanının aksine ‘su zengini’ bir ülke değiliz. Kişi başına düşen yıllık yenilenebilir tatlı su miktarı, uluslararası literatürde kabul gören Falkenmark göstergesine göre değerlendirildiğinde, Türkiye’nin ‘su stresi’ yaşayan ülkeler arasında yer aldığı görülüyor. Bu göstergeye göre kişi başına düşen yıllık su miktarının bin 700 metreküpün altına inmesi su stresi, bin metreküpün altına düşmesi ise su kıtlığı olarak tanımlanıyor. Türkiye’de kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 2000 yılında yaklaşık bin 650 metreküpken, günümüzde bin 300 metreküp seviyelerine geriledi” dedi.
Gelecekte, bölgede zaten az olan su kaynakları için Türkiye’ye nasıl bir görev düşüyor? Prof. Dr. Güray Çelik’e göre su fakiri değil, su aktörü olunabilir. Peki nasıl? Prof. Dr. Güray Çelik bunu “Türkiye, sahip olduğu coğrafi konum ve Fırat, Dicle, Çoruh gibi sınır aşan nehirlerin kaynak ülkesi olması, bölgede önemli bir “su aktörü” olma potansiyelini kazandırır. Bu potansiyel, suyu bir çatışma konusu olmaktan çıkarıp bölgesel iş birliği ve istikrar aracı hâline getirebilecek bir imkân da sunar” diye açıklıyor. Prof. Dr. Çelik sözlerini geçmişte yapılan projelere değinerek, şöyle sürdürüyordu: “Geçmişte bu yönde iddialı fikirler gündeme geldi. Önceki dönemlerde ortaya atılan ‘Barış Suyu’ projesi, Türkiye’nin güneyindeki nehirlerden Arap Yarımadası’na boru hatlarıyla içme suyu taşınmasını öngörüyordu. Bu proje, ülkeleri Türkiye’ye hayati bir bağla bağlayarak karşılıklı bağımlılık yaratmayı ve böylece çatışma riskini azaltmayı hedefliyordu. Benzer şekilde Manavgat Çayı üzerinden İsrail’e su satışı da bir dönem anlaşma aşamasına kadar gelmişti. Ancak bu tür projeler, yüksek maliyetler, siyasi güvensizlik ve güvenlik kaygıları nedeniyle kalıcı hâle gelemedi. Bu deneyimler, suyun doğrudan transferinin her zaman sürdürülebilir bir çözüm olmadığını gösterdi.”

Denizden su arıtarak, tatlı su üreten sisteme ilişkin grafik.
“Türkiye, su kaynaklarıyla Orta Doğu’daki kavgaları ve savaşları nasıl sönümleyebilir?” sorusuna verilecek en gerçekçi yanıtın, ortak fayda üreten proje tasarımları üzerinden düşünülen çalışmalar olduğunu belirten Prof. Dr. Güray Çelik, bu noktada devreye ‘enerjinin’ de girdiğinin altını çizdi.
“Suyu tek başına pazarlık konusu olmaktan çıkaran su–enerji–kalkınma paketleridir. Orta Doğu’da gündeme gelen Ürdün–İsrail–BAE modeli, her ülkenin güçlü olduğu alanın masaya konduğu bir takas mantığına dayanıyordu. Model, Ürdün’ün güneş enerjisi üretip İsrail’e satması, İsrail’in bu enerjiyle deniz suyunu arıtıp Ürdün’e içme suyu vermesi ve BAE’nin bu süreci finanse etmesi üzerine kuruludur. Bu yaklaşım, suyu tek başına paylaşılacak sınırlı bir kaynak olarak değil, enerji, iklim ve yatırım politikalarıyla entegre edilmiş bölgesel bir güven inşa aracı olarak ele alan yeni nesil bir su diplomasisi örneğidir. Benzer bir yaklaşım Türkiye için de mümkündür. Türkiye’nin rolü burada ‘su satıcısı’ olmak değil, yenilenebilir enerji entegrasyonu, iletim altyapısı, depolama, su verimliliği teknolojileri ve mühendislik kapasitesiyle sürece liderlik etmek olabilir. Böylece su, tek başına bir stratejik koz olmaktan çıkıp daha geniş bir dayanıklılık ve kalkınma paketinin parçası hâline gelebilir. Türkiye’nin yakın gelecekte su için askerî bir çatışmaya girmesini düşük bir olasılık olarak görüyorum. Ancak su kaynaklı siyasi, diplomatik ve toplumsal gerilimlerle karşılaşması mümkündür.” – Prof. Dr. Güray Çelik

NASA’ya ait, iklim değişikliği, insan aktivitesi ve doğal değişkenliği ifade eden harita.
SU GÖÇLERİN SEBEBİ Mİ OLACAK? ‘EĞİRDİR GÖLÜ İÇİN UMUT VAR’
Suyun yetersiz seviyede kaldığı bölgeler için öne çıkan başlıklardan biri de ‘su olan bölgelere göçler’ üzerineydi. Geçmişte bile suya ulaşmanın medeniyet sayıldığı düşünüldüğünde, bugün susuz kalan bir yerin medeniyet olduğu söylenemezdi. Prof. Dr. Güray Çelik suya bağlı göçler konusunda yapılması gereken mücadelenin önemini, “Türkiye, askerî ve ekonomik kapasitesi itibarıyla havzadaki en güçlü aktörlerden biridir ve suyun askerî bir çatışmaya dönüşmesi, herkes için yüksek maliyetli bir senaryo olur. Asıl mücadele alanları, diplomasi, uluslararası baskılar, gıda güvenliği riski ve bölgesel göç hareketleri olacaktır. Özellikle komşu ülkelerde derinleşen su kıtlığı, Türkiye’ye yönelik ‘ekolojik göç’ baskılarını da artırabilir” diye anlattı. Çünkü çok suyu olmasa da bölgede en çok suyu olan ülke Türkiye’ydi. Ancak ne yazık ki pek çok kaynağımız kuruyor ya da kirleniyordu. Ülkemizde kuruma tehlikesiyle yüzleşmiş tatlı su kaynaklarının başında gelen Eğirdir ve Burdur gölleri için, “Eğirdir ve Burdur gibi can çekişen göllerimizi geri kazanmak teorik olarak mümkün gibi gözükse bile, ancak kısmen toparlanma durumundan söz edilebilir. Ancak bu, her iki gölün de kaderine terk edilmesi gerektiği anlamına gelmez. ‘Tamamen geri kazanmak’ ile ‘akılcı bir rejimde yaşatmak’ arasında hâlâ önemli bir karar ve politika alanı bulunuyor” diyen Prof. Dr. Güray Çelik, sözlerini şöyle noktaladı:
“Her iki gölün hidrolojik yapıları ve maruz kaldıkları insan baskılarının niteliği farklıdır. Eğirdir, dışa akışı olan, tatlı su niteliği taşıyan ve su seviyesi büyük ölçüde insan faaliyetleriyle belirlenen bir göldür. Yani yanlış kullanımlar gölü hızla zayıflatabildiği gibi, doğru müdahalelerle kısmi bir toparlanma da mümkündür. Burdur Gölü ise kapalı havza özelliğine sahiptir. Yağış, buharlaşma ve yeraltı beslenmesi dışında kendini yenileyebileceği bir mekanizması yoktur. Havzayı besleyen derelerin kesilmesi, yoğun tarımsal su kullanımı ve artan buharlaşma, gölü yapısal bir küçülme sürecine sokar. Bu noktadan sonra Burdur Gölü’nün eski yüzey alanına ve su hacmine dönmesi gerçekçi değildir. Eğirdir Gölü için hâlâ görece umut verici bir tablo söz konusu. Bunun için öncelikle tarımsal sulamada köklü bir dönüşüm gerekiyor. Açık kanallar ve vahşi sulama terk edilmeden, damla ve yağmurlama gibi basınçlı sistemlere geçilmeden gölün korunması mümkün değildir. Yeraltı suyu çekimlerinin sıkı biçimde denetlenmesi, kaçak kuyuların kapatılması ve gölün ‘stratejik içme suyu rezervi’ olarak korunması da kritik önemde. Eğirdir Gölü’nün tamamen eski hâline dönmesi değil ama yaşayan bir göl olarak varlığını sürdürmesi mümkündür.”
