MELİSA VARDAL – Kadın, pek çok toplumda önce bir isimle değil, bir sıfatla var olur. Anne olur, gelin olur, eş olur; çoğu zaman bu sıfatlar, bireysel varlığının önüne geçer. İsmi geri çekilir, sesi kısılır, gündelik hayatın yükleri ise artar. Kadından ne hissettiği değil, neyi “başarması” beklendiği konuşulur. İyi bir anne olması, uyumlu bir gelin olması, fedakâr bir evlat olması beklenir. Feriba Vefi, tam da bu görünmez ama derin baskı alanlarına odaklanarak sıradan görünen hayatların içindeki sessiz çatlakları, büyük iddialara başvurmadan görünür kılıyor. Çağdaş İran edebiyatının güçlü seslerinden biri olarak anılan Vefi, Villa Yolunda adlı öykü kitabıyla okuru yine gündelik hayatın bu görünmez çatlaklarına davet ediyor. Kadın karakterlerin iç dünyasını sade ama sarsıcı bir dille ele alan Vefi, öykülerinde “olağan” kabul edilen hayatların içinde biriken bastırılmış duyguları, yüklenen rolleri ve sessiz direniş biçimlerini ustalıkla görünür kılıyor.

Işık hep tekrar yanar
Öykülerdeki karakterler; çocukları için annelik, yaşlanan ebeveynleri için evlatlık sorumlulukları arasında sıkışanlar; eşlerinin gözünde “işe yaramaz” ya da “yetersiz” görülen ev kadınları; kayınvalide ve görümce gölgesinde kendine ait bir alan açmaya çalışan gelinler ya da hayallerini gerçekleştirme yollarını arayan genç kadınlar olarak karşımıza çıkıyor. Yazar bu karakterleri yargılamadan ele alırken baskının nasıl kuşaktan kuşağa aktarıldığını, kadınlar arasında da yeniden üretilebildiğini gösteriyor. Vefi ayrıca bu karakterleri dramatize etmeden, ajitasyona başvurmadan inşa ediyor. Tam da bu yalınlık, metinlerin etkisini artırıyor. Okur, anlatılan hayatlara uzaktan bakmıyor, onların içine çekiliyor, bazen öykülerde kendini buluyor bazen bir arkadaşa rastlıyor. “Villa Yolunda”, bu yönüyle yalnızca İran toplumuna özgü bir anlatı sunmuyor, aksine evrensel bir kadınlık hâlini edebî bir sadelikle görünür kılıyor. Öykülerdeki çatışmalar çoğu zaman yüksek sesle patlak vermiyor daha çok gündelik hayatın içinde, sessiz gerilimler olarak ilerliyor. Tahakküm altındaki kadınlar, Vefi’nin anlatısında “ışığı söndürülen” kadınlar olarak beliriyor. Ancak bu öykülerde o ışığı geri kazanmaya çalışan kadınlar var. Bu arayış çoğu zaman ani bir kopuşla değil, yavaş bir fark edişle, içten içe büyüyen bir dirençle şekilleniyor. Annelik, eşlik, evlatlık gibi toplumsal olarak kutsanan kimliklerin ardında kalan bireysel benlik işte bu dirençle öykülerin satır aralarında karşımıza çıkıyor.
