Hasan Cem Araptarlı, yeni sergisi “Kar: Bir Hikâyenin İlk Cümlesi”nde karın bazen bir örtü değil, bir duraksama hâli olduğunu hatırlatıyor. Yapı Kredi bomontiada’da izleyiciyle buluşan sergi, karı romantize eden bir manzara estetiğinden çok, zamanı yavaşlatan, sesi incelten ve bakışı içeriye doğru çeken bir eşik olarak ele alıyor.
Sanatçının Türkiye’nin doğu coğrafyasında kış mevsiminde çektiği bu yeni seri, karın manzara üzerindeki etkisini yalnızca bir doğa olayı olarak değil; zaman, bellek ve insan deneyimiyle ilişkilenen güçlü bir imge olarak ele alıyor. Fotoğraflarda köyler, yollar ve kent parçaları karla birlikte neredeyse kimlik değiştiriyor. Araptarlı’nın kadrajında kar, hem silen hem belirginleştiren bir güç: Detayları örterken duyguyu açığa çıkarıyor. Bu beyazlıkta hayat askıya alınmış gibi; hareket duruyor, mekân susuyor ve insan kendi iç manzarasıyla baş başa kalıyor.
Sessiz ve ısrarlı
Belgesel duyarlığın şiirsel bir sezgiyle buluştuğu bu seri, izleyiciyi bakmaya değil, beklemeye davet ediyor. “Kar: Bir Hikâyenin İlk Cümlesi”, bir anlatının başlangıcından çok, o anlatının neden ve nasıl başladığı üzerine sessiz ama ısrarlı bir düşünme alanı açıyor.
Küratör Derya Yücel sergiyi “Araptarlı’nın fotoğrafları, karın yarattığı sessizliği bir manzaradan çok bir düşünme alanı olarak açıyor ve izleyiciyi hem dış dünyanın hem de iç dünyanın izlerini yeniden okumaya davet ediyor” sözleriyle anlatıyor. Araptarlı’ya göre kar fotoğraflarına bakmak çoğu zaman, bir estetik deneyimden öte, bir düşünme biçimi: “Karla kaplanmış bir manzara bir tür zamansal kopuş yaratır. Her şey donar, hareket askıya alınır. Zamanın akışına değil derinliğine tanıklık etme fırsatı belirir.”
Seyircinin iç dünyasında
“Kar fotoğraflarında anlatılan kadar anlatılmayan, görünen kadar görünmeyen de var. İlk adımı çektiğim fotoğrafla ben atıyorum. Hikâyenin gerisini izleyici kendi iç dünyasından aldığı ilhamla tamamlayacak” diyen Araptarlı bu serinin görme biçimine etkisini şu sözleriyle ifade ediyor: “Kar, manzarayı sadeleştirirken aslında benim görme biçimimi yeniden eğiten bir etki yarattı. İşlevsellik geri çekildiğinde, göz de neye baktığını değil nasıl baktığını sorgulamaya başlıyor. Bu yüzden fotoğraflarda kompozisyon giderek sadeleşti, kadrajlar genişledi, boşluklar çoğaldı. Görme eylemi bir yakalama ya da sahip olma biçimi olmaktan çıkıp, karşındakine alan tanıyan bir ilişkiye dönüştü.”
