SERAY ŞAHİNLER – Cumhuriyet’in ve çağdaş Türkiye’nin sanattaki en güçlü temsillerinden biri Semiha Berksoy… Operadan sinemaya, tiyatrodan plastik sanatlara kadar çok yönlü bir üretken, vazgeçmeyen bir mücadeleci. Sanatın hangi dalında hafızayı kurcalarsanız kurcalayın mutlaka yolunuza çıkar. İstanbul Modern, işte bu eşsiz sanatçıyı çok özel bir sergiyle anıyor. Semiha Berksoy’a bütüncül bir bakış sunan “Tüm Renklerin Aryası” sergisi Flormar sponsorluğunda ziyarete açıldı. Sergide, sanatçının opera, tiyatro, resim ve edebiyat arasında kurduğu ilişkiler, 200’ü aşkın yapıtla aktarılıyor. Berksoy için geçen yıl Berlin’de Hamburger Bahnhof’ta kapsamlı bir sergi düzenlenmişti. “Tüm Renklerin Aryası” ise sanatçının yolculuğunu yeni ve anlatılmamış hikâyeleriyle zenginleştiriyor.
Anneyi hiç bırakmıyor
Şef küratör Öykü Özsoy Sağnak, küratör Deniz Pehlivaner ve asistan küratör Yazın Öztürk tarafından hazırlanan sergi, Semiha Berksoy’un hem bireysel hem sanatsal dönüm noktalarının ondaki karşılığını izliyor. Henüz sekiz yaşındayken, babasının eve taşıdığı İspanyol gribi yüzünden o sırada hamile olan annesini kaybediyor Berksoy. Hayatı boyunca bu kaybı ‘yanında taşıyor’ ve eserlerinde sık sık annesi Fatma Saime Hanım’a atıf yapıyor. Sergide karşılaşacağınız ayakta konumlanmış eserleri onu, kendisi gibi çok yönlü bir kadın olan annesiyle sarmalıyor.
Semiha Berksoy bir yönüyle portrelerin ressamı… Her portresi bir ikon, bir iz ve bir yankı. Kronolojik bir akıştan çok tematik bir tercihle ilerleyen sergide Berksoy’un portreleri de sizi sık sık selamlıyor. Özellikle sanatçı portreleri çok etkileyici. Nâzım Hikmet’i sürekli takip ediyorsunuz, oğlu Mehmet Nâzım’ı, Ekrem-Cemal Reşit Rey’i, Dikmen Gürün’ü, İlber Ortaylı’yı Semiha Berksoy’un pratiğiyle görüyorsunuz.
Özellikle Nâzım Hikmet ve Fikret Muallâ, Berksoy’un dostlarından biri. Bu dostluk, sanat yolculuklarında da kesişiyor. Türkçeye Nâzım tarafından çevrilen “Tosca”da, Semiha Berksoy, Floria Tosca rolüyle sahneye çıkıyor.

Bir Berksoy öyküsü
Sanatçının başrolünde yer aldığı operalar, sahne aldığı tiyatro oyunları, yayımlanan öyküsü ve Türkiye’nin ilk sesli filmi “İstanbul Sokaklarında” gibi üretimleri de onun sanat dünyasına yaptığı katkıların kapsamını gözler önüne seriyor. Sergide Berksoy’un 1935 yılında kaleme aldığı “Mezardan Gelen Mektup” adlı Yedi Gün dergisinde yayımlanan öyküsü de var. Genç bir kız olan Güntekin üzerinden ölüm, aşk, yalnızlık ve trajediyi, henüz 25 yaşındayken kaleme alarak kariyerinde sanatsal arka planın ne denli geniş ve derin olduğunun ipuçlarını da sunuyor Berksoy. Bu hikâye için Fikret Muallâ’nın tasarladığı desenler de sergiye eklenmiş.
Kırmızı Oda’daki operalar
Sahne atmosferine atıfta bulunan “Kırmızı Oda”, opera tarihinin en kendine has kadınını selamlıyor. 1939’da Türkiye’den Avrupa sahnesine çıkan ilk primadonna olan Semiha Berksoy’un başrolünde yer aldığı operalardan esinle yaptığı resimleri bu odada buluşuyor. Puccini’nin “Tosca”sı, Beethoven’ın “Fidelio”su Wagner’in “Uçan Hollandalı”sı, Berksoy’un önce sesine sonra eline gelerek tümüyle renklerin aryasını doğruluyor.
‘Çıkar için ödün vermezdi’
Semiha Berksoy’un kızı Zeliha Berksoy, annesini şu sözlerle anlatıyor: “O, yalnızca sanat üreten değil; sanatla yaşayan, sanatla nefes alan bir ruhtu. Nâzım ona hep ‘vefalı, mert kızım’ derdi. Ama bir de acımasızlığı vardı. Sanat konusunda asla affetmezdi. Küçük çıkarlar için, ahbaplık için ödün vermezdi.”
